Vedasız Ölümler, Selamsız Ayrılıklar: Babamın Ardından

Ölümün getirdiği ayrılık kadar son ayrılığa tanıklık edememek, son anında orada olamamak, adam gibi veda edememek de ölüm kadar ızdırap verici.

Yine de hissediyor insan. Baba olunca sonun yaklaştığını sanki bir nefes fısıldayıveriyor kalbine.

Her ademoğlunun tattığı, kalbe bir kurşun kadar ağır gelen, bir dağ gibi çöken bu elemi biz de tecrübe etmekteyiz şimdilerde. Son haftalarda geliyorum diyen o meş’um an, ansızın ve hiç de hesapta olmayan bir aralıkta geliverdi. Milyarlarca insanın ruhunu kabzeden Melek, bizle babamız arasına Haşre kadar bir set çekti: artık bu perdeyi açamazsınız türünden ilahi bir fermanı, idamlık mahkum gibi boynu bükük bizlerin suratına ilan eyledi.

Dört-buçuk yıldır gör(e)mediğim peder, kendi yanı başında son anlarına şahitlik eden evladının bile şuurunda ve farkında olmaksızın, lafzi helalleşme yaşayamadan, gözleri kapalı göçüverdi bu diyardan. On bin mil ötede ölüp ölüp dirilen bizler, belki o kadar bile şanslı değildi. Lakin, buna şans mı denir, yoksa çaresizliğin terbiye ettiği, teslim olmuş bir bekleyiş mi? Bütün aileyi temsilen son bir nazara doktorlar tibbi gerekçelerle (anlaşılır makul nedenlerle) müsaade etmedi. Bizlere ise son kez görmek ve rızasını istemek mümkün olmadı. Şairin dediği gibi sessiz bir gemi gibi gidiverdi, arkada kalan yolcularla vedalaşmadan.

Gaipten bu tarafa ahvaline dair bir bilgi malum olur mu kalbe, ya da rüyalarda çıkar mı? İnsanın idrakini kurt gibi kemiren ifrit sorular iplik gibi uzuyor. Bu anda insan, babasıyla değil, kendiyle hesaplaşıyor bir bakıma. Bir hayatın, bir baba-evlat hukuku ve sosyal habitatında şekillenen ilişki yumağının yıl yıl, ay ay dökümünü çıkararak, adeta mahkemede şahitler huzurunda savunma yaparcasına kendi vicdanına karşı bir öz muhasebe anaforuna hapsoluyor. Artık hayatın geri kalanında peşini bırakmayacak, hükmün mütemadiyen öte tarafa ertelendiği bir dava olacak bu: Gerçekten babamın rızasını alabildim mi? Ona layık evlat olabildim mi? Acaba onu son zamanlarda kırdım mı? Son sesli görüşmeyi nasıl kaçırdım ben? Son nefese dek kalbim mutmain bir şekilde cevap veremeyeceğim bu sorular, insanı içten içe kuşatan gizli bir muhakeme ve vicdani mahkemenin müebbetle yargılanan bir tutuklusu olarak daima karşıma çıkacak.

Hoca musalla taşında hazirundan şehadet istemeden evvel ben kendi şehadetimi, bir evlat ve bir yazar olarak, şuan bu ıstırabın muhatabı olmam hasebi ile konunun hem öznesi hem de olabildiğince gözlemcisi olarak paylaşmak istiyorum.

Babam Mustafa Ayasun, sekiz evladın pederi ve onun birkaç katı torunun dedesi, onu tanıyan herkesin hürmet ettiği tasavvuf ehli, bir hak ve hakikat insanıydı. Kelkit çayının bir kolunun içinden geçtiği Tokat’ın Erbaa ilçesine bağlı Tepekışla köyünde ayak bastı bu dünyaya. Daha dört yaşına girmeden validesini kaybetti. Hakiki anne sevgisini, daha sonraki üvey annesinden maalesef göremeyecekti.

Anadolunun tarıma elverişli Erbaa ovasına yakın bir köyde büyüdü 12 yaşına kadar. Irmak demek, baba köyünü tanımlayan, köyün kollektif belleğinde, türkülerinde ve bizatihi geçiminde baş rolü oynayan gerçek bir karakter. Su açısından nispeten zengin olan bu köyde, ırmak kenarına kurulmuş diğer köyler gibi tarım, yegane geçim unsuru. Ve halen de öyle.

Ancak ilim merakı bu genç delikanlının kanına girdiği günden beri, ondan kamil bir çiftçi olmasını murad eden dedemiz ile aralarındaki ilişki bir süre sorna çatışmaya döner. Gönlü çok razı olmasa da, babamın eğitim almasını dedem sonunda kerhen kabul eder.

Muhafazakar bir arkaplandan gelen bizim peder için, eğitim dediysek, Robert Koleji ya da Oxford’dan söz etmiyoruz. Cumhuriyet Türkiyesinde şok-terapi tarzında yukarıdan aşağı uygulanan radikal devrimlerin dümdüz ettiği Anadolu kültürel coğrafyasında eğitim pekçok aile için geleneksel yöntemlerle icra edilmekteydi. Babamın tarihçe-i hayatının bütün detaylarını kronolojik olarak ortaya koymaktan ziyade babamdan bana geriye kalan şeyi aslında paylaşmak isterim, Batıda obituary olarak nitelenen, ölmüş insanların arkasından yazılan bu değerlendirme yazısında.

Babam, okuyan bir insandı. Kendini yetiştirmiş ve ilgi duyduğu alanlarda uzmanlaşma noktasında klasik tarzda terakki kaydetmiş biriydi. Mütevazi kitaplığında birkaç bin civarında kitap mevcut. On beş küsür farklı tefsir kitabı, Osmanlıca ve Arapça not aldığı okuma metinlerinden oluşan not defterleri, 1890lardan kalma Osmanlıca kitaplar, kitaplığını süsleyen unsurlar. Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi Şerhinin 14 cildine babamın kütüphanesinde başlamıştım ABDye gelmeden evvel. Lakin ülkenin yörüngesini değiştiren siyasi depremden ötürü başladığım bu girişim şimdilik akim kaldı. Elmalılı Hamdi Yazır’ın, adeta modern Türkçenin serencamını yansıtan biçimde üç sadeleştirmeden geçen meşhur tefsirinin bütün versiyonları 10 cildiyle mevcuttu.

Daha çok Batı edebiyatı, modern tarih, sosyoloji, siyaset felsefesi ve tarihe merak duyan bendeniz için uzun bir süre bu kitaplık, bana çok da hitap etmedi açıkçası. Geleneksel eğitim tedrisatından geçen bir pederin modern eğitim alan oğlu olarak bendenizle onun ilgi alanlarının kesiştiği nokta daha çok İslam tarihi ve de en önemlisi tasavvufi metinlerdi. İslam Rönesansı olarak adlandırılan Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı tasavvuf düşüncesinin büyük isimleri ve eserleri Mustafa Ayasun’un kütüphanesinde mevcuttu. Şimdilerde pek bir işe yaramayan iki diploma getiren aylak bir entel tecessüsten sonra, mebzul miktarda Max Weber, IR teorisyenleri, Foucault, Şerif Mardin, İdris Küçükömer, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura okuyan bendeniz, nihayet 2010ların ortasına doğru İbn Arabi, Gazzali gibi üstadların ayırdına varmaya başladı. Kayıp bir define ve hazine bulmuş gibi hayatım boyunca göz önümde duran bu düşünsel zenginliğe sonunda ilerleyen yaşın da verdiği olgun bir merakla dalmaya başladım.

Buraya kadar genelde hep babam ve benden söz ediyorum. Çünkü babamın okuma ameliyesi ve ilgisini tevarüs alan, sekiz kardeşin en küçüğü olan bu fakir oldu. Diğer kardeşler de değişik ölçülerde ve düzeylerde eğitimle hemhal oldular. Fakat babamın okuma müptelası (çok şükür) daha çok bana bulaştı; kimse o kitaplara bir aşık gibi benim gibi alıcı gözle bakmadı. (Diğer kardeşlerin de kendi evlerinde görece kütüphaneleri var, haklarını teslim edelim.)

Amacım kapsamlı bir aile portresi çizmek değil bu yazıda. Ancak ileride yapmayı düşündüğüm şeylerden bir tanesi babamın not defterlerine dalıp, onun mini bir panaromasını resmetmeyi tahayyül ediyorum. Bir baba ve bir oğul. Cumhuriyetin krizden krize sürüklendiği, varoluşsal anlamda beka kaygısı güttüğü İkinci Cihan Harbinin hemen ertesinde doğan bir peder. Enformasyon çağının henüz yeni yeni Özallı yılların Türkiye’sine girmeye başladığı, 24 Ocak 1980 kararlarının asker dipçiğiyle zoraki uygulandığı, devlet destekli neo-liberalizmin emeklediği bir zamanda doğan ben. Bir Anadolu kasabasında, Erbaa’da. İki farklı jenerasyon, iki farklı Türkiye, iki farklı kültür ve dramatik bir biçimde iki farklı yaşam tarzı. Bir mikrokozmos ve ayna olarak bu hikaye, bize Cumhuriyet Türkiye’sinin serüvenine ve hangi yöne evrildiğine dair de bir şeyler söyleyecektir diye ümit ediyorum.

Bugün yanında olamamak, sana son vaziyeyi yerine getirememek, son kez konuşup vedalaşamamak sevgili babacım. İnan ölüm kadar ızdırap verici. Sen bizlere hakkını helal et.

Yarın musalla taşında soracaklar ‘nasıl biri diye.’ Ben şahidim, seni tanıyan herkes şahit. Sen iyi bir insan, iyi bir inanan, tasavvuf ve gönül ehli birisin. Nur içinde uyu.

Ruhun şad, mekanın cennet olsun!…

Amin…

Virginia-based journalist and writer. Politics, culture, art, and technology. American political affairs, Turkey, the MidEast, and beyond. Twitter: @abyasun

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store