Türk-Amerikan İlişkilerinde Psikolojik Kırılma Noktası

Tamiri ve telafisi gayr-ı mümkün kırılma noktaları, ister devletler arası, isterse kişiler arası ilişkilerde olsun, bir mihenk taşı oluşturur. O kapıdan bir kez girildi mi, geri dönmek artık çok zordur.

Image for post
Image for post

Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerin denetimindeki sınır kasabalarına yönelik düzenlediği operasyon tüm hızıyla devam ederken, Türk-Amerikan ilişkileri de tarihinin en çetin sınavlarından birini veriyor bugünlerde. Bu noktayı daha bariz ve belirleyici kılan ise Soguk Savaş döneminde ve sonrasında pekçok krizde kırılma noktasına gelen ilişkilerde emniyet subabı işlevi gören Amerikan Kongresindeki hissiyatın tamamıyla Ankara aleyhine dönmesi olgusudur. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, aralarındaki ‘impeachment’ konusu yüzünden devam eden hırgürü bir kenara bırakarak, Türkiye konusunda ortak bir söylem ve hatta eylem planı üzerinde nadiren görülen bir mutabakata varmış gönüyorlar. Bu, benim tehlikeli konsensüs olarak adlandırdığım bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu konsensüsün tezahür ettiği somut düzlem ise, Türkiye’ye yönelik birtakım yaptırımları harekete geçirmek için Kongre’nin başkan üzerinde inşa ettiği kollektif, bipartizan baskıdır. Trump’ın geri çekilme kararı kamuya ve medyaya mal olduğundan beri, Başkan ile kendi partisi arasında ciddi bir uçurum meydana gelmiş, bugüne kadar seçmen tepkisinden çekinen ve Trump’a gönül veren (Cumhuriyetçi tabanın %80i) kitleleri karşılarına almak istemeyen Cumhuriyetçi senatörler ilk defa başkanı kamuoyu önünde pervasızca eleştirmişlerdir. Impeachment hususunda safları sıklaştırmaya çalışan ve kongre’de bir fireye bile tahammülü olmayan Beyaz Saray, tam da Cumhuriyetçilere en ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde, Başkan ile Cumhuriyetçi Parti arasında giderek büyüyen çatlak ile iki arada bir derede kalmış durumda.

Suriye’den çekilmeyi seçmenine yaptığı seçim vaadinin yerine getirilmesi olarak gören Başkan Trump için Erdoğan’la giriştiği ve içeriğine tam olarak vakıf olmadigimiz pazarlık son derece basit bir hesabin ürünü olabilir. Komplo teorisyenlerine kırk takla attıran Trump-Erdoğan mutabakatı, kimyaları ve yönetme tarzları son derece örtüşen iki lider arasındaki bromansın neticesinden başka bir şey de olmayabilir. Hakikat ne yönde inkişaf ederse etsin, vaki olan gözlemlenebilir gerçek ise Trump’ın kendisini, siyasi riskleri son derece yüksek olan ve hamle sahası son derece daralmış bir açmaz içinde bulmasıdır.

İşte bu kördüğümü çözmek ve üzerindeki kamuoyu, medya ve kongre baskısını hafifletmek için Başkan Trump, masada elinin altında bazı yaptırım seçeneklerini hazır bulunduruyor. Bu gerçekten Kongrenin gazını almak adına yaptığı bir hamle mi, yoksa gerçekten gazetecileri ve gözlemcileri şaşırtan tweetinde olduğu gibi NATO müttefikini hizaya sokmak adına samimi bir tehdit mi? Bu noktada nihai bir hüküm vermek şimdilik zor. Eğer Erdoğan’ın dediği gibi Trump sadece iç kamuoyu baskısını hafifletmek adına kurusıkı tehditkâr tweetler savuruyorsa, o zaman Türkiye’ye yönelik kıyamet senaryolarını harekete geçiren yaptırım tehditlerinin şimdilik bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı söylenebilir. Yok eğer Başkan sözünün eri biri vaki ise o zaman Trump’ın tweetinde çok muğlak bir şekilde tarif ettiği sınırların Türkiye tarafından aşılıp aşılmadığına, onun tarihte ‘eşi benzerine rastlanmamış bilgeliği’ ile karar vermesine bakacağız. İki ihtimal de mümkünat sınırları içerisinde görünmek ve görünmemekle birlikte, memleketimizde rastlantısallığın ne kadar hükümferma bir gerçeklik olduğunu amiyane bir şekilde betimlemek için başvurulan ‘burası Türkiye, her an her şey olabilir’ ifadesi, yerini Trump özelinde ‘Trump bu, her an ne yapacağı belli olmaz’ kabulüne bırakmıştır.

Başkente sisli ve kaotik bir hava hakim; siyasi tepkilerin bir panoraması çizildiğinde, Amerikan sisteminin ve devletinin dumura uğradığı, kurumlar arası koordinasyon ve iletişim zaafiyetinin had safhada olduğu bir durumdan söz etmek mümkün. Sistemik ölçekte bir yönetim problemi var Amerika’da. Bu sorunun yegane müsebbibi ise hiç kuşkusuz tek bir isim: Donald J. Trump. Bütün devlet geleneğini ve teamüllerini yerle yeksan eden bu zat, Suriye meselesinde de olağan karar alma mekanizmasının dışına çıkıp, Pentagon’a ve Amerikan MGK’sına rağmen irade ortaya koyarak, kişisel kararını devlet politikası olarak ikame etmiş görünüyor.

Bir hafta süren bilek güreşinden sonra, onca kongre tepkisine ve medya gürültüsüne rağmen Baskan Trump, Suriye’nin kuzeyinden 1,000 küsür ABD askerini çekmeye karar verdi Pazar günü. PBS’in haberine göre, Başkan ilk etapta almış olduğu kararı genişleterek, herhangi bir kazaya mahiyet vermemek için Türk askeri operasyon bölgesinden çektiği 150 kişilik birliğe yeni ilaveler ile daha geniş kapsamlı bir çekilmenin önünü açmış durumda. İşin en vurucu kısmı ise şu: ABD ulusal güvenlik mekanizması ve askeri-endüstriyel sisteminin omurgası ve beyni olan Pentagon’a rağmen karar almak, Beyaz Saray’da oturan her babayiğidin harcı değildir. İlerici liberal bir demokrat olan, savaş karşıtı bir söylemle başkan olan Barack Obama’nın bile uysal biçimde (gizli kanun hükmündeki) Pentagon tavsiyelerine uyduğu göz önüne alınırsa, Trump’ın ezber bozan, anti-sistemik davranışlarının anlamı ve muhtevası daha iyi idrak edilecektir.

Bütün bu hengamenin ve kakafoninin gözlerden kaçırmaması gereken can alıcı önemdeki diğer bir mevzuu ise, yazıya ilham kaynağı teşkil eden ve başlığa rengini veren husustur. O da ABD siyaset sahnesine yön veren kurum ve aktörlerin, ordu dahil Amerikan kurumlarını yöneten bürokratların Türkiye ile ilişkiler konusunda en azından psikolojik düzeyde bir kırılma anı yaşamalarıdır. Türkiye’nin güvenilir bir müttefik olarak sorgulanması sanki yeni bir eşikte ve düzlemde yapılmaktadır. Kıbrıs krizinden bu yana görülmemiş biçimde Türkiye’ye ciddi yaptırımlar konusunda başkana baskı yapan Kongre’de beliren hissiyat aşağı yukarı budur. Ankara’nın cihatçı elementlerle, bunun PR getirisini ve götürüsünü çok fazla hesaplamadan, rahat biçimde hemhal ve yüz-göz olması ciddi sıkıntıya yol açmıştır. Bunun yanısıra, Suriye’de sivillere yönelik yapılan uygulamalar, Özgür Suriye Ordusu tarafından gerçekleştirilen, savaş suçları kapsamında değerlendirilebilecek infazlar ve 100,000 küsür insanı yerinden eden insani kriz, Türkiye’nin operasyonu dünya kamuoyuna satmak adına kullandığı bütün argümanları adeta kendi eliyle çürütmektedir.

ABD açısından sorunun birkaç cephesi ve zaviyesi var. Bu yukarıda sayılan faktörler, Washington’ta da eleştiri konusu olmakla birlikte, en önemli mevzuu ise Amerika’nın binbir zahmetle inşa ettiği Kuzey Suriye’deki güvenlik yapılanmasının bir NATO müttefiki tarafından tasfiye edilmesidir. Bu noktada sorunun temel kaynağı ise, ABD ile Türkiye arasında var olan, en temel ifadesini SDF’nin adlandırılması konusunda bulan, çözümü kabil olmayan bir diplomatik, askeri ve linguistik çatışmadır. Bir tarafın İŞİD’e karşı en muteber ve güvenilir bir müttefik olarak gördüğü silahli bir milis gücünü, diğer taraf ise kendi nedenselliği içinde ve tarihsel perspektifinden terörist bir oluşum olarak nitelendirmektedir. Bütün ABD-Türkiye geriliminin altında bu onulmaz karşıtlık yatmaktadır. Eğer yakın tarih bizler için bir kılavuz olarak görülürse, bu krizin çözüleceği değil, fakat ikili ilişkilerin genel seyrini topyekün biçimde etkileyecek biçimde giderek derinleşeceği söylenebilir.

Kongre’nin Trump’a rağmen ve ona karşı yaptırımların peşinden ne kadar gideceğini şimdilik tespit etmek kolay değil. Ancak ABD-Türkiye ilişkilerinin Trump ve Erdoğan’dan ibaret olmadığını, ikili ilişkileri kopma noktasına getirebilecek donelerin giderek kümülatif biçimde artmaya başladığını söyleyebiliriz. Türkiye’de herhangi bir düzelme emaresi göstermeyen demokrasi krizinin Batı’da uyandırdığı yorgunluk, Erdoğan’a defaatle tanınan kredinin daha ne kadar uzatılacağı konusunda sesli biçimde yapılan sorgulamalar, ‘artık yeter’ diyenlerin giderek artması ve Suriye’de olası muhtemel bir soykırımın ahlaki ve moral yansımaları gibi olgular da bu süreçte etkin olan diğer etmenler olarak göze çarpmaktadır.

Bugüne kadar Türkiye’de, Batıdaki bütün normları tersyüz eden, yenilmesi ve yutulması zor ne zaman bir kriz olduysa, ülkenin jeopolitik ve coğrafi konumunun yüzü suyu hürmetine Batı bunları hep sineye çekti. Batı, darbeleri, köy boşaltmalarını, devasa boyuttaki insan hakları ihlallerini, KHK’ları hep güvenlik işbirliğini muhafaza etmek adına göz ardı etti. Bu stratejik ve zorunlu sabrın artık tükendiği, en azından psikolojik ve duygusal düzeyde sonuna gelindiği bir zaman dilimindeyiz. Suriye meselesi ve operasyonu, bu bağlamda, genelde Türkiye-Batı ilişkileri ve özelde de Türkiye-ABD ilişkileri açısından tarihsel bir moment teşkil edebilir. Bu kabus mesabesindeki ihtimale karşı olarak da Batı’nın siyasal anlamda yaşadığı ontolojik krizin, Ankara’ya verilecek tepkiyi minimal düzeyde tutacağı, tepkinin mutad olmak üzere bazı silah satışlarının iptali ile sınırlı kalacağı tezi dile getirilebilir. Biraz zaman geçtikten sonra ortamın nispeten yumuşaması ile birlikte Türkiye ile eski halin muhal olacağı varsayılabilir. Ama Suriye harekatının ucu açık olması, krizin insani boyutu, Ankara’nın karşısında bütün dünya kamuoyunu bulması ve Batı ile yaşanan derin güven bunalımı farklı bir momente doğru ilişkilerin evrildiği yönündeki okumayı ön plana çıkarmaktadır.

Karşımızda duran soru ise güvenlik ilişkileri tarafından genelde belirlenen eski halin aynı kalıp kalmayacağı.

Eskilerin veciz biçimde ifade ettiği gibi; ‘Eski hâl muhal; ya yeni hâl, ya izmihlâl.’

Written by

Virginia-based journalist and writer. Politics, culture, art, and technology. American political affairs, Turkey, the MidEast, and beyond. Twitter: @abyasun

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store